Siyasal İslam’ın Muhasebesi!

İdeallerin ve Toplumsal Çöküşün Anatomisi

Gözlerimizi açtığımızda, bir zamanlar umut vadeden ideallerin, iktidar hırsının karanlık dehlizlerinde nasıl kaybolduğunu görüyoruz. Başlangıçtaki iddialı söylemlerinden bugünkü acı gerçekliğe nasıl savruldu? İdeallerin iktidar hırsına kurban edildiği, ahlakın pragmatizmin ayakları altında ezildiği ve en nihayetinde faturanın İslam’a kesildiği distopya ile karşı karşıyayız.

Milli Görüş’ten Siyasal İslam’a: Gömleği Çıkarmak mı, Ruhu Satmak mı?

Merhum Erbakan’ın “Milli Görüş” hareketi, “milletin bin yıllık görüşü” ve “adil düzen” gibi kavramlarla yola çıktığında, toplumda büyük umut ve heyecan yaratmıştı. Ancak hareketin parçalanması ve büyük kısmının iktidara gelmesiyle “siyasal İslam” tanımı kaçınılmaz gerçeklik olarak karşımıza çıktı.

“Milli görüş gömleğini çıkardık” söylemi, toplumun büyük kesimi tarafından “takıyye” olarak algılandı. Zira “referansımız İslam” denilerek, siyasetin ve iktidarın tüm eylemleri İslam ile özdeşleştirildi. Sadece isim değişikliği değil, ruhun, özün, ideolojinin dönüşümüydü. Peki, dönüşüm, gerçekten gelişim miydi, yoksa yozlaşmanın başlangıcı mı?

İdeallerin İnfazı: Ahlakın ve Maneviyatın Çöküşü

“Dağa taşa uçan kuşa hak yol İslam yazacağız” diyen neslin, bugün gelinen noktada “hah işte biz bunu yapacaktık” diyebilmesi mümkün mü? Erbakan’ın Ayasofya’nın açılması ve başörtülü rektör gibi hedeflerinin gerçekleştiği doğru. Ancak asıl mesele, hedeflerin gerçekleşirken, ahlaki ve manevi değerlerin ne kadar korunduğu. Başörtüsünün ve kıyafetin geçirdiği evrim, kültürel ve sosyal yozlaşmanın boyutları, “Siyasal İslamcıların örnek insanlar” imajının ne kadar ayakta kaldığı gibi sorular, vicdanları kanatıyor.

İktidar mensuplarının eylemlerinin İslam ile özdeşleştirilmesi, İslam’ın hatalı şekilde yargılanmasına ve toplumda derin inanç krizine yol açtı. Ahlak ve maneviyat söylemi, sadece sloganlardan ibaret miydi? Yoksa iktidar hırsı, yüce değerleri mi yuttu?

Kutuplaşmanın Zehri: Sorgulanamayan Siyasetin Karanlık Yüzü

Türkiye siyasetinin en büyük sorunlarından siyasi kutuplaşmanın toplumu zehirlemesi. Partiye mensup olmanın, partiyi ve yaptıklarını canı pahasına savunmak anlamına gelmesi, akıl ve vicdanın sesini susturuyor. Parti mensuplarının, partilerinin yanlışlarını görmezden gelmesi, hatta inanmasalar bile savunmayı görev bilmesi, siyasetin sorgulanamaz dogma haline gelmesine neden oldu.

“Devlet aklı ve devlet tecrübesi” gibi muğlak ifadelerle her türlü çelişkili söylemin meşrulaştırılması, toplumsal güveni dinamitliyor. “PKK yandaşları ile yan yana gelmek alçaklıktır” denildikten kısa süre sonra “Önder gelsin mecliste konuşsun” gibi zıt söylemlerin partililer tarafından ayakta alkışlanması, sorgulanamazlık durumunun en çarpıcı örneği. Sadece siyasi körlük değil, ahlaki çöküşün göstergesi.

Çöken İdeolojiler ve Pragmatizmin Acı Faturası

Siyasal İslam“ın yanı sıra “Siyasal milliyetçilik” ve “Siyasal Atatürkçülük” gibi ideolojilerin çöktüğünü düşünenlerin sayısı her geçen gün artıyor. “Milli görüş” ve “Siyasal İslam” olarak tarif edilen siyasi hareketin, defalarca kapatılmasına rağmen “nerede kalmıştık” diyerek yola devam etmesi, ancak süreçte bölünmeler yaşaması ve meclise girebilmek uğruna “benzemezler ortaklığı” gibi pragmatik yaklaşımlara başvurması, ideolojik tutarlılığın nasıl ayaklar altına alındığını gösteriyor.

İddiaların ve motivasyon gerekçelerinin değiştiği, nihayetinde pragmatist yaklaşımların gelinen sonucun fitilini ateşlediği ortada. “Önce ahlak ve maneviyat” söyleminin, “İslam NATO’su” ve “İslam BM teşkilatı” gibi ütopyaların sadece hayalden ibaret olduğu ortaya çıktı. “Faiz ekonominin gerçeğidir, biz yanıldık” diyenlerin, hatta “Erbakan hoca bizi kandırdı” deme bedbahtlığına düşenlerin olması, ideolojik çöküşün en acı itirafları.

Toplumsal Yozlaşma ve Gelecek Kaygısı: Milletin Çığlığı

İdeallerden uzaklaşmanın toplumsal sonuçları, her geçen gün daha ağırlaşıyor. Uyuşturucu yaşının onlu yaşlara düşmesi, deizm ve ateizmin Müslüman toplumda alarm vermeye başlaması, sadece istatistiksel veriler değil, milletin geleceğine dair derin kaygılar. “Müslüman zengin olmalı” söyleminin ahlakı ikinci plana atarak etiği (işin kuralını) öncelemesi, toplumsal değerlerin nasıl erozyona uğradığını gözler önüne seriyor.

“Siyasal İslamcıların hayallerini süsleyen böyle Türkiye miydi? Gelinen noktadan mutlular mı?” soruları, sadece sorgulama değil, isyanın ifadesi. “Makam, Para, Kadın Sınavını kazandık diyebiliyorlar mı?” sorusuyla, iktidarın getirdiği güç ve imkanların ahlaki değerler üzerindeki yıkıcı etkisine dikkat çekiliyor. Sadece siyasi eleştiri değil, toplumsal çığlık.

Erken Öten Horoz ve İslam’ın Faturası: Kim Kime Ne Ödüyor?

“Siyasal İslam”ın olgunlaşmadan, hazır olmadan “erken öten horoz” durumuna düşüp düşmediği sorusu, vicdanları rahatsız ediyor. Siyaset arenasında “İslam referansımızdır” denilmemesi, “siyasal İslam” gibi tanımın baştan reddedilmesi gerektiği, kulun yaptığı yanlışların faturasının İslam’a kesilmesine meydan verilmemesi için elzemdi.

Siyasetçilerin İslami terminolojiyi, İslam’ın emir ve nehiylerini politik söylemlerinde kullanmaktan kaçınmaları gerektiği, acı tecrübeyle kez daha anlaşıldı. İnsanların İslam’ın arkasına saklanmak yerine, İslam ahlakıyla ahlaklanarak yaşayışlarıyla örnek olmaları gerektiği, karanlık tablonun tek çıkış yolu.

Gerisi, sadece lafı güzaf, boş sözden ibaret. Muhasebe, sadece geçmişi değil, geleceği aydınlatmak zorunda. Aksi takdirde, karanlık tablo, tüm toplumu yutmaya devam edecek.

HALİS ÖZDEMİR