Vatanın Bölünmesi Önünde Engel Kalmamış!

Vatanın Bölünmez Bütünlüğü Tehlikede: Sessiz Bir İşgal mi Başlıyor?

Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğü, bugün hiç olmadığı kadar büyük bir tehdit altında. Ülkemizin bazı bölgelerinde “özerklik” adı altında Sevr Anlaşması’nın yeniden canlandırılmasına zemin hazırlayan yasal düzenlemeler ve uluslararası anlaşmalar, akıllara durgunluk veren bir tablo çiziyor. Bu durum, milletimizin birliğini, beraberliğini ve devletimizin bütünlüğünü derinden sarsacak potansiyele sahip. Sayın Cumhurbaşkanımızı, TBMM Başkanımızı, siyasi parti başkanlarımızı, siyasetçilerimizi ve aziz milletimizi bu tarihi göreve davet ediyoruz: Vatanın bölünmesini engellemek için derhal harekete geçilmelidir.

Özerkliğin Gizli Yolu: Bakanlar Kurulu Kararı ve Uluslararası Anlaşmalar

Vatanın bölünmesine giden yolun taşları, 3 Ekim 1992 tarihli ve 21364 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile döşenmeye başlandı. Bu karar, Türkiye tarafından 21 Kasım 1988’de Strasbourg’da imzalanan ve 8 Mayıs 1991 tarihli ve 3723 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın onaylanmasını içeriyor. Şartın önsözünde, yerel makamların demokratik rejimin temellerinden biri olduğu ve vatandaşların kamu işlerine katılım hakkının en doğrudan kullanım alanının yerel düzeyde olduğu vurgulanıyor.

Madde 3’te ise “özerk yerel yönetim kavramı, yerel makamların, kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkanı anlamını taşır” deniliyor. Bu madde, yerel yönetimlere geniş yetkiler tanıyarak, merkezi otoritenin gücünü zayıflatma potansiyeli taşıyor.

Madde 4, yerel yönetimlerin temel yetki ve sorumluluklarının anayasa ya da kanun ile belirleneceğini, ancak kanunla belirlenen sınırlar içerisinde, yetki alanlarının dışında bırakılmış olmayan tüm konularda faaliyette bulunma açısından tam takdir hakkına sahip olacaklarını belirtiyor. Bu durum, yerel yönetimlerin kendi bölgelerinde neredeyse sınırsız bir yetkiyle hareket edebileceği anlamına geliyor.

Madde 5 ise yerel yönetimlerin sınırlarında, ilgili yerel topluluklara önceden danışılmadan değişiklik yapılamayacağını öngörüyor. Bu da, bölgesel ayrılıkçı hareketlerin önünü açabilecek bir düzenleme olarak karşımıza çıkıyor. Madde 9, yerel makamlara kendi yetkileri dahilinde serbestçe kullanabilecekleri yeterli mali kaynaklar sağlanacağını ve bu kaynakların en azından bir bölümünün yerel vergi ve harçlardan sağlanacağını ifade ediyor. Bu mali özerklik, bölgesel yönetimlerin merkezi hükümetten bağımsız hareket etme kapasitesini artırabilir.

BM İkiz Sözleşmeleri ve “İhanet Yasaları”

Vatanın bölünmesi yolundaki bir diğer önemli adım, 15 Ağustos 2000 tarihinde New York’ta Birleşmiş Milletler’de imzalanan “İkiz Sözleşmeler”dir. Türkiye’nin 37 yıl boyunca imzalamaktan kaçındığı bu sözleşmeler, “Medenî ve Siyasî Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme” ile “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme”yi kapsıyor. Bu sözleşmeler, halklara ayrı devlet kurma hakkı dahil, bilinen azınlık haklarını tanıyor.

4 Haziran 2003’te TBMM’de kabul edilen 4867 ve 4868 sayılı “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” ile bu anlaşmalar yasallaştırıldı. Kamuoyunda “ikiz yasalar” veya “ihanet yasaları” olarak bilinen bu düzenlemeler, ulus devletin intiharı olarak yorumlandı.

Bu yasaların en tartışmalı maddelerinden biri, “bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal, siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler” ifadesini içeriyor. Bir diğer madde ise, “bütün halklar, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılamaz” diyor.

Bu maddeler, ülke içinde kendini “halk” olarak tanımlayan etnik kökenlere, uluslararası camianın düğmeye bastığı an sivil itaatsizlik ve çatışma sürecini başlatma hakkı tanıyor. Bu durum, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü doğrudan tehdit eden bir unsur olarak öne çıkıyor.

Bölünmeye Karşı Son Kale: Anayasa’nın İlk Dört Maddesi

Yukarıda detayları sunulan Bakanlar Kurulu Kararı, BM ile yapılan anlaşmalar ve “ikiz yasalar”ın iptali, vatanımızı bölmek isteyenlerin heveslerini kursağında bırakacak ve muhtemel bir iç savaşın önüne geçerek ülkemizi bir ve bütün olarak muhafaza edecektir. Bu düzenlemeler pek çok madde içermekle birlikte, özerk yönetim ilan edilmesi yönünde bütün düzenlemeleri barındırıyor.

Ancak sadece ve sadece Anayasa’nın değiştirilemez ilk dört maddesi içinde bulunan “MADDE 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” maddesi, bölünmeye engel olarak kalmıştır. Anayasa’daki Türk devleti tanımı bu düzenlemelere uygun hale getirilirse, vatanın bölünmesi önünde hiçbir engel kalmamış olacaktır.

Bu vahim tablo karşısında, Sayın Cumhurbaşkanımızı, Sayın TBMM Başkanımızı, Sayın Siyasetçi ve Siyasi Parti Bakanlarını ve aziz milletimizi tarihi bir göreve davet ediyoruz. Vatanımızın bölünmesine zemin hazırlayan bu karar ve kanunların iptali için derhal harekete geçilmelidir.

Aziz milletimize çağrımız ise; yukarıda tarih ve sayılarını verdiğimiz AB ve BM ile yapılan anlaşmalar ile ülkemizi “özerklik” adı altında bölünmesine zemin hazırlamış olan karar ve kanunların iptali için yöneticilerimize, TBMM ve siyasetçilerimize destek olmak, bunu temin için gerekli olan her türlü faaliyette bulunmak vatandaşlık görevi ve sorumluluğudur. Bu sessiz işgale karşı durmak, her Türk vatandaşının boynunun borcudur.

HALİS ÖZDEMİR