Tarihin Laneti; Abdülhamid Teslimiyetçiydi

Tarihin Laneti: Abdülhamid’in Gölgesi ve Geleceğimize Önemli Dersler

Tarih, sadece geçmişin tozlu sayfalarında kalmış olaylar silsilesi değildir. O, aynı zamanda bugünü şekillendiren, yarını tayin eden gizli bir eldir. Sultan II. Abdülhamid’in yüzüncü vefat yıldönümünde, onun mirası üzerine kopan fırtınalar, aslında sadece bir padişahın icraatlarını değil, aynı zamanda coğrafyamızın kaderini de tartışmaya açmaktadır.

Acaba gerçekten de “kızıl sultan” mıydı, yoksa “ulu hakan” mı? Yoksa bu ikiliğin ötesinde, çok daha karanlık bir gerçek mi yatıyor? Bu makale, ezberleri bozmaya, konfor alanlarımızı terk etmeye ve tarihin bize fısıldadığı acı gerçeklerle yüzleşmeye davet ediyor. Zira geçmişi doğru okuyamayan bir toplumun, geleceğini inşa etmesi mümkün değildir.

Zaferin Ardındaki Hüsran: 1897’nin Acı Mirası

1897 Osmanlı-Yunan Savaşı, imparatorluğun son askeri zaferi olarak kayıtlara geçmiştir. Ancak bu zafer, diplomatik bir hezimete dönüşerek tarihimize kara bir leke olarak düşmüştür. Yunanistan’ın kışkırtmalarıyla başlayan bu savaşta, Osmanlı ordusu cephede destan yazmış, düşmanı dize getirerek Atina kapılarına dayanmıştır. Ancak bu askeri başarı, dönemin idarecilerinin “Atina’yı alalım” önerisine rağmen, padişahın beklenmedik kararıyla durdurulmuştur. Bu karar, sadece bir stratejik tercih değil, aynı zamanda uluslararası güç dengeleri karşısında duyulan derin bir acziyetin de göstergesiydi.

Savaşın ardından imzalanan anlaşma, kazanılan zaferin tüm ihtişamını gölgelemiş, Osmanlı’nın cephede kazandıklarını masada kaybetmesine neden olmuştur. Girit’in fiilen Yunanistan’a terk edilmesi, sadece bir toprak kaybı değil, aynı zamanda imparatorluğun egemenlik haklarının nasıl aşındığının da somut bir kanıtıydı. Bu utanç verici durum, dönemin istibdat yönetimi altında sansürlenmiş, halktan gizlenmeye çalışılmıştır.

Ancak gerçekler, ne kadar örtülmeye çalışılsa da, bir şekilde gün yüzüne çıkmış ve bu olay, küçük Balkan devletlerine gelecekteki işbirlikleri için ilham vermiştir. Osmanlı vatandaşı Rumların Yunan ordusuna katılıp kendi devletlerine karşı savaşması ve savaş sonrası affedilmesi, dönemin dış politika anlayışındaki “uzlaşmacı” tutumun, aslında ne denli tehlikeli bir “teslimiyetçiliğe” evrildiğini gözler önüne sermektedir.

Donanmanın Çöküşü: Haliç’in Laneti

Bir imparatorluğun gücü, sadece kara ordusuyla değil, aynı zamanda denizlerdeki varlığıyla da ölçülür. Ancak II. Abdülhamid döneminde, Osmanlı donanması, Haliç’in karanlık sularına hapsedilerek çürümeye terk edilmiştir. 1877 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında alınan bu karar, sadece donanmanın askeri gücünü değil, aynı zamanda kurumsal kültürünü ve tecrübe birikimini de yok etmiştir. Bu durum, Osmanlı’nın 20. yüzyıla donanmasız girmesine neden olmuş, denizlerdeki egemenliğini kaybetmesine yol açmıştır.

Donanmanın bu akıbeti, sadece bir askeri ihmal değil, aynı zamanda padişahın kişisel kaygılarının ve saray darbesi korkusunun bir yansımasıydı. “Darbeyle gelen darbeyle gider” gerçeğinin farkında olan padişah, olası bir isyanı engellemek adına donanmayı etkisiz hale getirmiş, bu kararı devlet politikasına dönüştürmüştür.

Bu durum, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda donanmanın Ege’ye çıkmakta zorlanmasıyla somutlaşmış, Manastır olayında Rus donanmasına karşı tedbir alınamamasıyla da trajik bir hal almıştır. Bir imparatorluğun en önemli askeri güçlerinden birinin bu şekilde tasfiye edilmesi, dış politikadaki “uzlaşmacı” tutumun, aslında ne denli büyük bir “teslimiyetçiliğe” dönüştüğünü kanıtlamaktadır.

Manastır’ın Utancı: Rus Konsolosu ve Osmanlı’nın Acziyeti

II. Abdülhamid döneminde Osmanlı İmparatorluğu, özellikle Makedonya meselesi yüzünden yoğun bir uluslararası baskı altındaydı. Yabancı elçiler ve konsoloslar, sürekli baskılarla Makedonya’da kendi lehlerine reformlar yaptırıyor, bu durum ise Arnavutları ayaklandırıyordu. Verilen tavizlerle güçlenen konsoloslar, giderek daha garip taleplerle gelmeye başlamış ve Osmanlı yönetimi bu taleplere karşı koyamayacak duruma düşmüştü.

Bu dönemde en imtiyazlı yabancılar Rus konsoloslarıydı. Osmanlı askeri, padişahtan gelen emir doğrultusunda Rus konsoloslarına selam durmak zorundaydı. Bu durum, askeri selam ayrıcalığının Fransız konsolosların tercümanlarına kadar yayılmasıyla daha da vahim bir hal almış, Osmanlı askerleri arasında derin bir rahatsızlık yaratmıştır.

Ağustos 1903’te Manastır’da yaşanan bir olay, dönemin acziyetini gözler önüne sermiştir. Rusya konsolosu Aleksander Arkadjevich Rostkovsky, halkı aşağılayan, Osmanlı askerine hakaret eden ve hatta kırbaçlayan arıza bir tipti. Bir gün kendisine selam vermeyen bir Osmanlı askerini şemsiyesiyle dövmesi, askerin gururuna dokunmuştu.

Kader, bu ikiliyi tekrar karşılaştırmış, konsolosun tabancasına davranması üzerine asker nefsi müdafaa ile konsolosu vurarak öldürmüştür. Bu olayın ardından padişahın emriyle hızla sonuçlanan yargılamada, askerin idamına hükmedilmiş, yanındaki diğer nöbetçi asker de cinayete göz yummakla suçlanarak idam cezası almıştır. Hatta mahkemede askerin lehine tanıklık eden bir askere de 15 yıl kürek cezası verilmiştir.

Rusya ise boş durmamış, Karadeniz’deki donanmasını İstanbul’a doğru yola çıkarmıştır. Böyle bir durumda Osmanlı donanmasının Karadeniz’deki karasularına gönderilmesi gerekirken, padişah Rus donanmasına karşılık çiçek yollamıştır. Ruslar, Manastır’daki konsoloslarının ölümü sonrasında padişahın yaptıklarını yeterli görmemiş, ayaklanmaları bastıran başarılı Osmanlı subaylarının konsolos cinayetini tertiplediğini iddia ederek onların da ceza almasını talep etmişlerdir.

Padişah, Rusların isteklerini yerine getirerek olayla ilgisi olmayan subayları görevden almış ve bazılarını sürgüne göndermiştir. Osmanlı iradesi, Rus baskısıyla kendi askerini haksız bir şekilde yargılayıp asmakla kalmamış, olayla alakasız birçok kişiyi de azletmiş ve hapse atmıştır. Ardından padişah, Rus Çarı’na özür mektubu göndermiş ve ölen konsolosun ailesine 400 bin Frank tazminat ödemeyi teklif etmiştir.

Bu olayda Osmanlı’nın yaşadığı acziyet, orduda görevli subaylar ve halk arasında ciddi rahatsızlığa sebep olmuş, padişaha tepki büyümüştür. 1903 yılı içinde Makedonya’da ikinci bir Rus konsolosun öldürülmesiyle Rusya baskısı daha da artmış, padişahın “uzlaşmacı ve denge” politikaları bir süre sonra tamamen “teslimiyetçiliğe” dönüşmüştür.

SADİ ÖZGÜL
___________________________

KAYNAKLAR:
Osmanlı Yunan Savaşı: https://goo.gl/9AvoPw
Murat Bardakçı – Enver
Kazım Karabekir – Hayatım
Hasip Saygılı – Rostkovski’nin Katli (2013)
Mihail Yambaev – Rus Hattı (2005)
Dömeke Marşı:
Rostkovski’nin Katli: https://goo.gl/VU1ZJc
Payitaht Abdülhamid İngiliz Sefire Tokat:
Osmanlı Donanması: https://goo.gl/bUbnQx

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir