Arap Dünyasında Liderlerin İhanetleri

Arap Liderlerin İhanet Mirası Ve Yapay Sınırlar

Modern Ortadoğu haritası Birinci Dünya Savaşı sonrası kanla çizildi. Şerif Hüseyin’e vaat edilen bağımsızlık koca bir yalandan ibaretti. İngiltere ve Fransa Sykes-Picot ile bölgeyi çoktan paylaşmıştı. Bu ikili oyun bugün yaşanan meşruiyet krizlerinin ana kaynağıdır. Halkların kader tayin hakkı sistematik olarak ellerinden alındı.

İbnü’s-Suud İngiliz desteğiyle Hicaz’ı ele geçirerek dengeleri tamamen bozdu. 1948’de İsrail’in kuruluşuna karşı sergilenen etkisiz tavır tam bir fiyaskoydu. Arap liderlerin bu tarihsel beceriksizliği bölgeyi emperyalistlerin oyun sahasına çevirdi. Geçmişin bu karanlık mirası günümüzdeki siyasi bağımlılığın temel taşını oluşturuyor.

Ekonomik Uçurum Ve Petrol Gelirlerinin Gaspı

Dünya enerji rezervlerinin yarısından fazlası bu coğrafyanın bağrında yatıyor. Ancak ekonomik refahın dağılımındaki adaletsizlik insan kanını donduracak seviyededir. Körfez’de paralar saçılırken Yemen’de insanlar açlıktan ölüyor. En zengin kesim toplam servetin yarısını tek başına kontrol ediyor.

Suudi Arabistan milyarlık silah anlaşmaları yaparken halkın hizmetlerini kısıtlıyor. Mısır’da Sisi lüks projeler için borç yükünü fakirlerin sırtına bindiriyor. Bu ekonomik paradoks toplumsal patlamaların fitilini her an ateşleyebilir. Zenginlik sadece saray çevrelerinde toplanırken sokaktaki insan ekmeğe muhtaç kalıyor.

Dini Söylemin Siyasi Çıkarlar İçin İstismarı

Bölge yönetimleri İslami değerleri kendi koltuklarını korumak için kullanıyor. Suudi Arabistan kadınlara yasak koyarken Las Vegas benzeri merkezler kuruyor. Gazze’de binlerce sivil katledilirken Arap liderlerin sessizliği tam bir utançtır. Dini kurumların bağımsızlığı son otuz yılda yarı yarıya azalarak yok oldu.

El-Ezher gibi köklü yapılar artık tamamen siyasi otoritenin emrine girdi. Dini referanslar sadece kitleleri uyutmak ve itaat sağlamak için araçsallaştırılıyor. Bu tutarsızlık inanç dünyasında derin yaralar açarak toplumsal güveni sarsıyor. Kutsal değerler sarayların bekası uğruna her gün yeniden kurban ediliyor.

Dışa Bağımlılık Ve Rejim Güvenliği Çıkmazı

Arap dış politikası ulusal çıkarlar yerine rejim güvenliği üzerine kurulu. Mısır askeri yardım uğruna İsrail ile soğuk barışı sürdürmek zorunda. Kaşıkçı cinayeti sonrası Bin Selman’ın korunması küresel bir pazarlık konusudur. İbrahim Anlaşmaları ile bazı ülkeler askeri tavizler karşılığında normalleşmeyi seçti.

Savunma harcamaları dünya ortalamasının kat kat üstünde seyretmeye devam ediyor. Buna rağmen silah sistemlerinde dışa bağımlılık oranı yüzde sekseni aşıyor. Kendi halkından korkan liderler çareyi yabancı güçlerin kanatları altına girmekte buluyor. Bu bağımlılık modeli bölgeyi küresel güçlerin açık karargahı haline getirdi.

Eğitim Krizi Ve Gençliğin Kaçış Umudu

Eğitim sistemleri eleştirel düşünce yerine ezberci bir nesil yetiştirmeyi hedefliyor. Okuma yazma oranları düşük kalırken kaliteli eğitime sadece zenginler ulaşıyor. Gençlerin büyük çoğunluğu fırsat bulduğu an ülkesini terk etmeyi hayal ediyor. Bu beyin göçü bölgenin geleceğini karanlık bir kuyuya hapsediyor.

Metropollerdeki ultra modern binaların yanında sefalet mahalleleri yükselmeye devam ediyor. Sağlık hizmetlerindeki yetersizlik kalkınma modelinin ne kadar çürük olduğunu kanıtlıyor. İnsan onuruna yakışmayan bu yaşam koşulları toplumsal çözülmeyi hızlandırıyor. Gelecek umudu kalmayan kitleler çareyi uzak diyarlarda aramak zorunda kalıyor.

Baskı Rejimleri Ve Dijital Direniş Potansiyeli

Basın özgürlüğü endekslerinde Arap ülkeleri her zaman en son sıralarda. Mısır’da on binlerce siyasi mahkum zindanlarda çürümeye terk edilmiş durumda. Sosyal medya paylaşımları bile ağır hapis cezalarıyla sonuçlanan birer suçtur. Muhalifler ulusal güvenlik tehdidi yaftasıyla susturulmaya ve yok edilmeye çalışılıyor.

Ancak dijital teknoloji baskı rejimlerinin bilgi tekelini yavaş yavaş kırıyor. İnternet erişimi arttıkça alternatif bilgi kaynakları halkın uyanışına vesile oluyor. Sudan ve Cezayir’deki hareketler toplumsal değişim potansiyelinin hala canlı olduğunu gösteriyor. Yeni bir toplumsal sözleşme ihtiyacı artık kaçınılmaz bir gerçek olarak duruyor.

SADİ ÖZGÜL