Filistin Sorunu: Arap Hegemonyası Çıkar Çatışma Alanı mı?

Arap Hegemonyasının Kanlı Satranç Tahtası Filistin

Filistin meselesi Ortadoğu’nun jeopolitik denkleminde sadece bir çatışma alanı değil, küresel güçlerin stratejik hesaplaşma sahasıdır. Tarihsel arka plandan güncel diplomatik kırılmalara kadar her hamle, aktörlerin kirli çıkarlarını gizleyen birer maskedir. Acaba bu devasa trajedi, bölgesel güçlerin kendi hegemonyalarını kurmak için kullandığı kullanışlı bir aparat mı?

Osmanlı’nın dağılmasıyla başlayan süreç, Sykes-Picot gibi gizli anlaşmalarla şekillenen bir hegemonya mücadelesinin acı meyvesidir. 1948’de İsrail’in kuruluşuyla başlayan dönem, Filistin’in coğrafi kaderini belirleyen kritik bir dönemeç olmuştur. Bu süreç, halkın özgürlük mücadelesinden ziyade, komşu devletlerin stratejik hamlelerinin bir sonucu olarak okunmalıdır.

Savaş Eşeği Metaforu Ve Vekil Güçler

Filistin halkı, Arap devletlerinin kendi içsel rekabetlerinde ve jeopolitik çıkarlarında bir kaldıraç olarak acımasızca kullanılmıştır. Arapların meşhur savaş eşeği metaforu, Filistin’in bölgesel güçlerin vekil savaşlarında nasıl bir araç haline getirildiğini açıklar. Hamas gibi yapılar, özgürlük mücadelesinden çok Arap hegemonyasının duygusal mobilizasyon stratejisidir.

Çocukların ve sivillerin savaşta araçsallaştırılması, İslami etik açısından da çok ciddi ve derin sorgulamaları beraberinde getirmektedir. Filistin davası, Arap rejimlerinin kendi koltuklarını korumak için kitleleri uyuttuğu bir afyon haline getirilmiştir. Bu kirli vekil savaşı düzeninde, masumların kanı üzerinden kimler iktidar devşiriyor?

İdeolojik Romantizmden Pragmatizme Geçiş Zorunluluğu

Türkiye’nin Filistin politikası, tarihsel olarak ideolojik ve duygusal bir zeminde, rasyonel akıldan uzak şekilde şekillenmiştir. 1988’de Filistin’i tanıyan ilk ülkelerden biri olmamız, bu romantik yaklaşımın en somut ve açık göstergesidir. Ancak bu destek, İsrail’in uluslararası izolasyonunu engellerken Türk devlet aklını zayıflatmaktadır.

Güncel stratejiler, iki devletli çözüm söylemini sahadaki imkansızlığı örtmek için kullanılan bir diplomatik zaman kazanımıdır. Türkiye’nin Filistin politikasında duygusal reflekslerden ziyade, ulusal çıkarlar odaklı sert bir yeniden konumlanmaya ihtiyacı vardır. Devlet yönetimi, romantik hayallerle değil, soğuk ve katı gerçeklerle yapılmak zorundadır.

Filistin’in Türkiye Karşıtı Gizli Ajandası

Filistin yönetiminin Türkiye’nin bölgesel çıkarlarına aykırı tutumları, mevcut politikanın derhal ve acilen gözden geçirilmesini zorunlu kılıyor. KKTC’nin tanınmasına karşı çıkmaları ve PKK militanlarını eğitmeleri, dostluk masallarının arkasındaki gerçek yüzlerini gösteriyor. Güney Kıbrıs ve Ermenistan tezlerini benimsemeleri, Türkiye’ye karşı açık bir pozisyondur.

Uygur Türklerini terörist olarak niteleyen bir yönetime gösterilen bu aşırı sevgi, milli çıkarlarımızla açıkça çelişmektedir. Türkiye, Filistin ile ilişkilerinde duygusal bağları bir kenara bırakıp, stratejik çıkarlarını en ön plana koymalıdır. Kendi güvenliğimizi tehdit eden yapılara destek vermek, hangi akla ve mantığa sığar?

İran’ın Jeo-Teolojik Nüfuz Ve Acı Stratejisi

İran’ın bölgedeki varlığı, Şii teolojisinin acıdan hegemonya üretme stratejisiyle kurgulanan çok karanlık bir planın parçasıdır. Kerbela anlatısının Gazze’de yeniden üretilmesi, bölgenin İran için jeo-teolojik bir nüfuz alanı olduğunu kanıtlıyor. İran destekli milisler, çatışmayı mezhebi bir düzleme taşıyarak Ortadoğu’daki dengeleri daha da bozuyor.

Bu durum, Arap ve İsrail eksenine ek olarak üçüncü bir hegemonya hattı oluşturarak kaosu derinleştiriyor. İran, Filistinli mazlumların kanı üzerinden kendi bölgesel imparatorluğunu kurma hayalleri peşinde koşmaktadır. Bu teolojik kuşatma, bölge halklarını bitmek bilmeyen bir mezhep savaşının içine, sinsice çekmektedir.

Sahadaki Gerçeklik Ve Milli Güvenlik Riskleri

2025 yılındaki tanıma dalgası meşruiyeti artırsa da, sahadaki gerçeklik iki devletli çözümün fiilen imkansızlaştığını gösteriyor. Batı Şeria’daki yerleşimlerin genişlemesi, Filistin devletini kağıt üzerinde bir hayale dönüştürmüş durumdadır. Türkiye, bu süreçte diplomatik denge kurmaya çalışırken kendi stratejik ve milli çıkarlarını korumalıdır.

Bölgesel istikrarsızlık, Türkiye için doğrudan bir milli güvenlik tehdidi ve göç dalgası riski barındırmaktadır. Kendi coğrafyamızda kurulan bu tuzaklara karşı uyanık olmalı ve başkalarının savaşında figüran olmayı reddetmeliyiz. Filistin davası, Türkiye’nin kendi geleceğini feda edeceği bir intihar eylemine dönüşmemeli, değil mi?

BARAN AKSOY