Gazze; Güvenli Topluluklar Adı Altında Yeni Hapishanedir

Gazze Şeridinde, 19 Kasım 2025’ten Günümüze İnsanlığın Vicdanına Saplanan Hançerler…

İsrail’in yıkımının ardından moloz yığınları arasında, işgal altındaki nüfusu izole etme ve parçalama stratejisi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. 10 Ekim’de ilan edilen ateşkes, bölgeyi İsrail kontrolündeki “yeşil bölge” ve Filistinlilerin yerinden edildiği “kırmızı bölge” olarak ayırdı. İkisini ayıran görünmez “sarı çizgi”, sadece coğrafi sınır değil, aynı zamanda insanlık onurunun çiğnendiği utanç duvarı.

Dayatılan ayrım, Filistin egemenliği umudunu yok etmekle kalmıyor, uluslararası hukukun ve insani değerlerin nasıl ayaklar altına alındığını gösteriyor.

“Güvenli Topluluklar” Adı Altında Yeni Hapishaneler

Gazze’nin ölümcül parçalanması, “alternatif güvenli topluluklar” veya “model yerleşimler” adı altında sunulan planlarla gerçekleştiriliyor. Başlangıçta Refah’ta inşa edilmesi planlanan ve sarı çizgi boyunca kuzeye doğru 10 topluluğun daha öngörüldüğü yapılar, insani yardım sağlamaktan çok uzak. Filistinlileri tarama, inceleme ve mülksüzleştirme bölgeleri yaratma amacı taşıyorlar.

Kamplar, Filistinlilerin temel hizmetlere erişebilmek için taranıp inceleneceği, ancak “kırmızı bölge”ye geri dönmelerinin yasaklanacağı, yönetilen hapsetme alanları. Planlar, İsrail’in Gazze’de uzun süredir arzuladığı kontrol mekanizmalarının geri dönüştürülmüş versiyonudur. Geçmişteki sömürgeci uygulamalarla ürkütücü paralellikler taşıyorlar. Malaya’daki “yeni köyler”, Vietnam’daki “stratejik mezralar” ve Güney Afrika’daki bantustanlar, sömürgeci mirasın parçası.

Refah’ın planlardaki merkezi rolü dikkat çekici. Hem ilk kamp alanı hem de Filistinlileri Sina’ya doğru itme potansiyeli taşıyor. İsrail’in kimin kamplara girebileceği konusunda son sözü söylemesi, “kara liste” sistemiyle Filistinlilerin yaşamlarını tamamen işgalci gücün kontrolüne bırakıyor.

ABD’nin Gölgesinde Cezasızlık: Ateşkes Aldatmaca mı?

Dayatılan “barış planı”nın arkasında, ABD’nin İsrail’in askeri operasyonlarına doğrudan dahil olması ve diplomatik koruması yatıyor. Yaklaşık 200 ABD personeli İsrail içinde 24 saat çalışıyor. CENTCOM liderliğindeki Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi (CMCC) aracılığıyla yürütülen “denetim”, aslında “daldırma”. Daldırma, İsrail’in cezasızlığını pekiştiriyor. ABD, “odadaki sorumlu yetişkin” rolünü üstlenirken, baskı yerine yakınlığı seçerek İsrail’in şiddetinin temposunu yönetiyor.

10 Ekim’deki nominal ateşkes, fars olmaktan öteye gidemedi. İsrail güçleri, drone saldırıları, baskınlar ve hedefli suikastlar yoluyla ateşkese defalarca ihlal etti. Yüzlerce Filistinli öldürüldü. İhlaller CMCC tarafından “operasyonel düzensizlik” olarak yeniden sınıflandırıldı. Ateşkes, İsrail’in eylemlerini meşrulaştıran ve Filistinlilerin yoksunluğunu normalleştiren mekanizma haline geldi.

Uluslararası Kurumların İçi Boşaltılması ve Türkiye’ye Etkileri

BM Güvenlik Konseyi’nin Gazze’yi yönetecek barış kurulu ve Uluslararası İstikrar Gücü’nü (ISF) onaylaması, planı meşrulaştırmak için atılan adım. Ancak onay, Uluslararası Adalet Divanı kararlarına aykırı. Soykırım suç mahallini aklayarak ve cezasızlığa anıt yaratarak uluslararası kurumları içini boşaltıyor. ISF’nin, çatışmanın bir tarafını silahsızlandırmakla görevli olması, tarafsız olmadığını göstermekte.

Türkiye’nin uluslararası hukuk ve adalet arayışındaki rolü çok önemli. Türkiye, hukuk ihlallerine karşı duruşunu sürdürerek, bölgesel ve küresel vicdanın sesi olmaya devam ediyor. Ancak  Türkiye’nin diplomatik ve siyasi arenada daha fazla baskıyla karşılaşmasına neden oluyor.

Vesayetin Sivil Cephesi: Uluslararası Pasiflik ve Filistin Reddi

Uluslararası Gazze Koordinasyon ve İzleme Merkezi (ICMC), ateşkes planının sivil yüzü. Kırk uluslu “merkez”, çok taraflı meşruiyet sağlamayı amaçlasa da, pratikte içi boşaltıldı. Gerçek yetki İsrail’de kalıyor. Arap devletleri, süreçte lojistik taşeronlara indirgendi. Mısır, operasyonel olarak vazgeçilmez olsa da, dışarıdan tasarlanmış düzeni uygulamaya çekiniyor.

Katar ve BAE fon ve arabuluculuk sağlayıp, asker konuşlandırmayı reddediyor. Suudi Arabistan ise, Filistin devletleşmesine yönelik yol isteyerek katılımı erteliyor. Durum, bölgenin kendi krizi içinde gözlemci statüsüne indirgendiğini gösteriyor. Filistinliler ise dayatılan planlara karşı direniyor. Hamas’ın Güvenlik Konseyi kararını reddetmesi ve Gazze Şehri’ndeki Filistinlilerin “Kendimizi yönetebiliriz” demesi, kendi kaderini tayin hakkını savunma kararlılığını gösteriyor.

Direnç ve Eylem: Vesayeti Kırmak İçin Stratejik Hamleler

Uluslararası Adalet Divanı kararlarının uygulanması şart. İsrail’in saldırganlığını durdurmak için kamuoyu baskısı her zamankinden daha önemli. Ekonomik, siyasi ve diplomatik yaptırımlar gerekiyor. Örneğin Hristiyan İspanya’nın silah ambargosu, liman işçilerinin eylemleri, öğrenci kampları, sendikaların işbirliği yapmama kararı, sokak baskısının politikaya nasıl sızabileceğini gösteriyor.

Dijital örgütlenme, dezenformasyonu çürütme ve güvenli iletişim kritik araçlar. Filistin’in küresel baskıya karşı mücadelenin parçası olarak görülmesi için ittifaklar derinleştirilmeli. Filistinlilerin sesleri, talepleri ve yönleri pusula olarak merkezi kalmalı. Karşı hamleler, yerel vesayeti “kaçınılmaz”dan “dayanılmaz”a dönüştürüyor. İleriye giden tek yol, halkın kendi geleceğini belirleme vazgeçilmez hakkı.

Ancak kabul edilmesi gereken tek gerçek ise; İsrail’in laftan değil güçten anlayacağıdır.

SADİ ÖZGÜL