Dindarlık Arttıkça Toplumsal Huzur Neden Geriliyor? Din, Gerçekten Manevi Bir Kurtuluş mu, Yoksa Sosyal Bir Kontrol Mekanizması mı?
Ülke, derin çürümüşlüğün pençesinde kıvranıyor. Yoksulluk, her köşede hayalet gibi dolaşıyor. Ahlaki değerler, birer birer yok oluyor. Adam kayırmacılık, liyakatsizliği yücelten veba gibi yayılıyor. Mafya ve çeteleşme, devletin kılcal damarlarına sızmış durumda. Hırsızlık, çocuklara yönelik istismar, uyuşturucu bağımlılığı gibi karanlık gerçekler, her gün yüreğimizi dağlıyor.
İmam Hatip Liselerinden mezun olanların makamlara getirilmesi, eğitimsizliğin ve akıl dışılığın zirveye tırmanmasıyla paralel ilerliyor. Boşanma oranlarındaki artış, aile kurumunun temelden sarsıldığını gösteriyor. Bağnazlık ve şiddet eğilimi, hoşgörüsüzlüğün tehlikeli boyutlara ulaştığını kanıtlıyor. Siyasi bunalım, orman yangınları, mutsuzluk, umutsuzluk vb çürüyen tablonun tamamlayıcılarıyken “Huzur İslam’da” diyenlerin gözlerini kapattığı gerçeklik.
Din Maskesi Altında Oynanan Oyunlar ve Siyasal İslamcılık
Yaşanan derin çöküşün kaynağı ne? İslam’ın kendisi mi, yoksa onu temsil edenlerin uygulamaları mı? Bir kesim, dinin kendisinin masum olduğunu savunuyor. Onlara göre, asıl sorun, dini kendi çıkarları için kullanan “Din tüccarları”. Adalet, infak, paylaşım gibi İslam’ın temel prensipleri, mevcut durumda neden yansıtılamıyor?
Bu tür sorular aynı zamanda İslami değerlerin içinin boşaltıldığı, günümüzdeki Müslümanların “uydurdukları dine inandıkları” yönündeki eleştiriler, ayrımın ne kadar hayati olduğunu gösterirken, siyasal İslamcılık adı altında, dinin siyasi araç olarak kullanılmasıyla daha da karmaşık hal alıyor.
Ancak diğer kesim, mevcut sorunların yönetimsel tercihlerden kaynaklandığını, yöneticilerin İslam üzere hareket etmediğini ve İslam’dan mülhem kanunların yapılmadığını iddia ediyor. Onlara göre, sorun İslam’ın özünde değil, onu yanlış yorumlayan ve uygulayan insanlardadır. Siyasetin dini araç olarak kullanılması, “siyaset soslu dincilik” olarak adlandırılıyor ve dinin yıpranmasına yol açtığı vurgulanıyor. “Huzur İslam’da” söylemi, bazı kesimler için maddi çıkarlar elde etme aracı haline geldi. “Huzuru parada buldukları” ve dini söylemin “kasa, masa, arsa ve nisa” meselesine dönüştüğü yönündeki eleştiriler, tartışmayı alevlendiriyor.

Yolsuzluk ve Ahlaki Çöküşün Karanlık Yüzü
Türkiye’nin yolsuzluk bataklığı, toplumsal dokuyu çürüten kanser gibi yayılıyor. 90’lı yıllardaki Milli Görüş yönetimi döneminde yolsuzluk yapılmadığı iddiaları, “akbil” davası, “Deniz Feneri” ve “Kayıp Trilyon” gibi skandallarla yerle bir eden davalar, yolsuzluğun siyasi tarihimizde ne denli köklü sorun olduğunu acı şekilde ortaya koyuyor. Dini söylemlerin yolsuzluk için kılıf olarak kullanıldığı, siyasal İslamcılık adı altında güçlenen çıkar gruplarının çürümeyi nasıl derinleştirdiği yönündeki eleştiriler, ahlaki çöküşün boyutlarını gözler önüne seriyor.
“Toptan çürümüşlük hali”, “kötülükler toplumu olmayı iyi başardık” gibi o günlere ait ifadeler, durumun vahametini vurguluyor. Günümüzde ise hukuksuzluk, yolsuzluk, adam kayırma, ahlaksızlık, utanmazlık, yalan, iftira ve kumpas gibi kavramlar, toplumsal dokunun ne denli yıprandığını gösteriyor.
Eğitim Çıkmazı ve Laiklik Paradoksu
Eğitim sistemi, Türkiye’nin geleceğini ipotek altına alan diğer derin sorun. Eğitim kalitesinin diplerde zirve yaptığı, İmam Hatip Liselerinin idari makamlara getirilmesi, bilimsel eğitimin değer görmediğini gösteriyor. Eğitimdeki gerileme ve laiklik ilkesinin lastik gibi kullanılması, siyasal İslamcılığın toplumu dönüştürme çabalarının yansıması olarak okunabilir.
Laikliğin varlığı ve uygulanışı üzerine süregelen tartışmalar ise paradoksu işaret ediyor. Bir yandan, laiklikle alakalı gereksiz tartışmalar çıkarıp, diğer yandan mevcut sorunların “laik müfredatlarla yetişen” nesillerden kaynaklandığı iddia ediliyor. Mevcut sistemin “Kemalist rejim” olmamasına rağmen öyleymiş gibi tanımlanması, eleştirilmesi ve başarısızlıklarının faturasını -var olmayan- Kemalizme fatura etmeleri yönetim biçimini ve temel ilkeler üzerine derin karmaşa içinde olduğunu göstermektedir.
Büyük Oyun ve Türkiye’nin Kaderi
Tüm çelişkiler, yolsuzluklar, ahlaki çöküş ve eğitimdeki gerileme, sadece tesadüfi olaylar zinciri mi? Yoksa daha büyük, daha karanlık planın parçası mı? “Türkiye Cumhuriyeti fabrika ayarlarına döndürülmeden huzur yok” diyenlerin feryadı, geçmişe duyulan özlemden öte, geleceğe dair derin endişeyi barındırıyor.
“Pakistan Afganistan seviyesine kadar düşüş var ufukta… Bu daha fragman” diyenlerin karamsar öngörüleri, ülkenin nereye sürüklendiğine dair ciddi uyarı niteliğinde. Bu topraklarda, “şeriat dedikleri düzen öyle hop diye gelmez ki.? Alıştıra alıştıra getirecekler. Toplum mühendisliği böyle bir şey” diyenlerin sözlerine rağmen “Gerçek İslamı getireceğiz” diyenlerin içine sızan siyonistlerin büyük oyunu sahnelediği şüphesini güçlendiriyor.
Bunlar yetmezmiş gibi coğrafyamızda, insanlık aleyhine işleyen tehditler ve milli güvenlik sorunları, her zamankinden daha fazla belirginleşmektedir… Allah ülkemize zeval vermesin!!
SADİ ÖZGÜL

