Yükselen Aslan Operasyonu: Bölgesel Yangın Ve Türkiye Hattı
İsrail’in İran nükleer tesislerine yönelik başlattığı saldırı, Ortadoğu’daki tüm fay hatlarını aynı anda harekete geçirdi. Bu askeri hamle sadece Tahran’ı değil, doğrudan Türkiye’nin sınır güvenliğini ve toprak bütünlüğünü hedef alıyor. Bölgesel dengelerin altüst olduğu bu süreçte, Ankara’nın sessiz kalması felakete davetiye çıkarmak anlamına gelecektir.
Emperyalist güçlerin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında kurguladığı bölünme senaryoları, artık kapımıza kadar dayanmış durumdadır. İran’ın istikrarsızlaşması, Türkiye üzerinde demografik ve askeri bir baskı oluşturarak milli birliğimizi sarsmayı amaçlıyor. Bu ateş çemberinden çıkmanın tek yolu, bölgesel gerçekleri ıskalamayan sert ve tavizsiz bir güvenlik doktrini geliştirmektir.
İkinci İsrail Planı Ve Sınırlarımızdaki Sinsi Kuşatma
Dicle ile Fırat arasındaki kadim topraklar, küresel aktörler tarafından sözde bir garnizon devlete dönüştürülmek isteniyor. Suriye üzerinden başlatılan zayıflatma operasyonları, Türkiye’nin güney hattında kalıcı bir istikrarsızlık koridoru açmayı hedefledi. Sınır bölgelerindeki stratejik geri çekilmeler ve mayın temizleme faaliyetleri, bu sinsi planın lojistik altyapısını oluşturdu.
Federatif yapı dayatmaları ve ulus kimliğinin aşındırılması, içerideki direnç noktalarımızı kırmayı amaçlayan psikolojik savaş unsurlarıdır. Türkiye’nin bölünmesi için hazırlanan bu uzun vadeli ajanda, bugün askeri bir saldırganlıkla birleşerek somutlaşmıştır. Halkın bu tehdidi iliklerine kadar hissetmesi, milli direncin yeniden inşası için hayati bir zorunluluktur.
Orduya Sızan Zayıflık Ve Siyasi Dönüşümün Bedeli
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin savunma kapasitesi, asimetrik saldırılar ve liyakatten uzak atamalarla sistematik olarak içeriden hırpalanıyor. Hava savunma sistemlerindeki kronik gecikmeler, uluslararası sularda uğradığımız tacizlere karşı verilen cılız tepkiler, savunma hattımızdaki kırılganlığı belgeliyor. Askeri caydırıcılığımız kağıt üzerinde kalırken, operasyonel gücümüz istihbarat savaşlarıyla gölgeleniyor.
Siyasi iktidarın Neo-Osmanlıcı hayalleri, ülkeyi BOP’un yerel figüranı haline getirerek milli birliğe ağır darbeler vurdu. İslami değerlerin siyasi çıkarlara alet edilmesi, toplumsal dokuyu bozarak dış tehditlere karşı bizi savunmasız bıraktı. Bu ideolojik körlük, devletin bekasını küresel güçlerin insafına terk eden en büyük iç tehdit unsuru haline gelmiştir.
Milli Birliğin Teminatı Olarak Güçlü Demokrasi Şartı
Türkiye’nin varoluş mücadelesinde en büyük silahı, hukukun üstünlüğüne dayalı, sarsılmaz ve gerçek bir demokrasidir. Demokrasi sadece bir sandık oyunu değil, dış müdahalelere karşı toplumu bir arada tutan en güçlü kalkandır. Demokratik kurumların felç edilmesi, ülkeyi dışarıdan gelecek her türlü operasyona açık ve savunmasız bir hale getirir.
Toplumsal uzlaşının sağlanamadığı bir ortamda, askeri başarılar kalıcı bir zafer getirmeyeceği gibi iç çöküşü de engelleyemez. Tarihimizden aldığımız derslerle, milli değerlerimizi demokrasiyle taçlandırarak bu karanlık senaryoları yırtıp atmak zorundayız. Güçlü bir parlamento ve denetlenebilir bir yönetim, devletin bekası için ekmek ve su kadar azizdir.
Nükleer Caydırıcılık Ve Askeri Reformun Aciliyeti
Savunma stratejimiz, profesyonel askerlik sisteminin zaaflarından arındırılarak sınır hatlarında kalıcı ve aşılmaz bir duvar örmelidir. Türkiye, bölgesel barışı korumak ve emperyalist iştahları kabartmamak adına nükleer caydırıcılık kapasitesini mutlaka gündemine almalıdır. Caydırıcı olmayan bir güç, sadece saldırganları cesaretlendiren bir hedef tahtasından başka bir anlam ifade etmez.
Diplomaside liyakat esaslı bir geri dönüşle, NATO ve İsrail’in hava sahamızı kullanma girişimlerine set çekilmelidir. Askeri kapasite, stratejik zeka ve milli sanayi ile birleştiğinde ancak gerçek bir koruma kalkanı oluşturabilir. Bu reformlar yapılmadığı sürece, coğrafyamızda söz sahibi olmak yerine sadece başkalarının yazdığı kanlı senaryoları izlemekle yetiniriz.
Stratejik Eylem Planı: Devletin Bekası İçin Yol Haritası
Acilen parlamenter sisteme dönülerek devletin tüm yetkileri denetim altına alınmalı ve liyakat sistemi orduda en üst seviyeye çıkarılmalıdır. Sınır güvenliği için teknolojik gözetleme sistemleri yerine, sahada fiziksel ve kalıcı askeri birliklerin konuşlandırılması öncelikli hale getirilmelidir. Milli savunma sanayii, siyasi reklam aracı olmaktan çıkarılıp nükleer teknoloji ve stratejik füze sistemlerine odaklanmalıdır.
Halkın bilinçlenmesi için medya ve eğitim kanalları üzerinden milli güvenlik seferberliği başlatılmalı, toplumsal kutuplaşmayı bitirecek adımlar atılmalıdır. Dış politikada “tam bağımsızlık” ilkesine dönülerek, hiçbir ittifakın Türkiye’nin toprak bütünlüğünden taviz vermesine müsaade edilmemelidir. Ya bu somut adımlarla geleceğimizi kendimiz inşa edeceğiz ya da tarihin tozlu sayfalarında bir figüran olacağız.
SADİ ÖZGÜL
