Başörtüsünde Sorun Çıkaranlar Muhafazakarlardır

Başörtüsü Kapanı: Muhafazakarların İhmali ve Toplumsal Çöküş

Karanlık bir gölge gibi üzerimize çöken bir gerçek var: Başörtüsü meselesi, basit bir kıyafet özgürlüğü tartışmasının çok ötesinde, toplumsal dokumuzu kemiren, milli güvenliğimizi tehdit eden sinsi bir operasyonun parçası haline geldi. Yıllardır süregelen bu dram, “muhafazakar” etiketli iktidarların elinde, kronik bir yaraya dönüşmekle kalmadı, aynı zamanda geleceğimizi ipotek altına alan bir ihanet belgesine dönüştü. Zihinlerdeki sis perdesi aralandığında, görünen manzara, sadece bir ihmal değil, aynı zamanda bilinçli bir manipülasyonun ürünüdür.

Geçmişin Zincirleri: Yasağın Gölgesindeki Gerçekler

Başörtüsü yasağının kökleri, 1960’lı yılların puslu atmosferine dayanır. Üniversite kapılarında başlayan bu ayrımcılık, 1980 darbesi ve 28 Şubat süreciyle doruk noktasına ulaşmış, binlerce genç kadının eğitim hakkından mahrum kalmasına neden olmuştur.

O dönemde “muhafazakar” kesim, yasağa karşı bir duruş sergilemiş, ancak bu duruşun neden kalıcı bir yasal güvenceye dönüşemediği sorusu, bugün bile cevapsız kalmaktadır. Bu direnç, sadece siyasi bir araç mıydı? Toplumsal bir mağduriyetin, iktidar devşirme aracı olarak kullanıldığına dair şüpheler, zihinleri kemirmektedir.

İktidarın Oyunu: Genelgeyle Gelen Sahte Özgürlük

İktidardaki partinin 2013’te ilan ettiği “demokratikleşme paketi” ile başörtüsü yasağının kaldırıldığı duyuruldu. Ancak bu “çözüm”, yasal bir düzenleme yerine, bir Başbakanlık genelgesiyle hayata geçirildi.

Bu durum, “muhafazakar” bir iktidarın, kendi tabanının en temel hassasiyetlerinden birini, neden kalıcı bir güvenceye kavuşturmadığı sorusunu gündeme getirmektedir. Bir genelgeyle sağlanan bu “serbestlik”, her an geri alınabilecek, siyasi konjonktüre göre değişebilecek kırılgan bir zeminde durmaktadır. Bu, bir çözümden ziyade, sorunu halının altına süpürme ve toplumu oyalama taktiği olarak yorumlanabilir.

İhmalin Bedeli: Kendi Tabanına İhanet

“Evlatlarımızı başörtüsüyle üniversiteye güven içinde gönderiyoruz” söylemleri, genelgeyle sağlanan geçici rahatlamanın bir illüzyonudur. Bu illüzyon, yasal güvence eksikliğini gizlemekte ve toplumu rehavete sürüklemektedir.

İktidarın, kendi tabanının en temel taleplerinden birini, kanun yoluyla güvence altına almaktan kaçınması, sadece bir ihmal değil, aynı zamanda kendi seçmenine karşı büyük bir sorumsuzluktur. Bu durum, “muhafazakar” iktidarın, kendi değerlerine ne kadar sadık olduğu konusunda ciddi şüpheler uyandırmaktadır. Yoksa bu, daha büyük bir oyunun parçası mı?

Geleceğin Kabusu: Yeni Sistem, Yeni Tehditler

2019 sonrası Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte, Başbakanlık makamının kaldırılması, başörtüsü serbestliğini sağlayan genelgenin geleceğini belirsizliğe sürüklemektedir. Yeni seçilecek bir Cumhurbaşkanı, yayınlayacağı yeni bir kılık kıyafet genelgesiyle, mevcut genelgeyi kolayca yürürlükten kaldırabilir.

Bu, “muhafazakar” iktidarın kendi eliyle yarattığı, kendi tabanını uçurumun kenarına getiren bir durumdur. Bu risk, sadece başörtülü kadınları değil, tüm toplumu ilgilendiren, milli bir güvenlik meselesidir. Zira toplumsal kutuplaşmayı derinleştirecek her adım, dış güçlerin ülkemiz üzerindeki operasyonlarına zemin hazırlamaktadır.

Ankara Üniversitesi Olayı: Çürümüşlüğün İşareti

Geçtiğimiz hafta Ankara Üniversitesi’nde yaşanan olay, bu risklerin somut bir göstergesidir. Bir öğretim görevlisinin öğrenciye “Sınava bu başörtülerinizle girmeyeceksiniz değil mi?” demesi, genelgeyle sağlanan “serbestliğin” ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu tür olaylar, toplumsal barışı tehdit etmekte, kutuplaşmayı körüklemekte ve ülkemizin iç dinamiklerini zayıflatmaktadır. Bu, sadece bir münferit olay değil, buzdağının görünen yüzüdür.

Halkın Sessizliği: İktidarın Sorumluluğu ve Beddua

İktidardaki partinin liderinin mitinglerde yaptığı konuşmalar, geçmişteki hizmetlerin hatırlanmasını ve hayır dualarını talep etmektedir. Ancak yasal güvenceye kavuşturulmayan bir “serbestlik”, her an geri alınabilecek bir lütuf olmaktan öteye geçemez.

Bu durum, halkın “Allah razı olsun” demek yerine, “beddua” etmesine neden olabilir. Zira devlet başkanı, elinde imkan varken kendi halkının temel haklarını güvence altına almaktan kaçınırsa, bu büyük bir haksızlıktır. Atalarımızın dediği gibi: “Alma mazlumun âhını, çıkar aheste aheste” ve “Mazlumun âhı, indirir şahı”.

Bu mesele, sadece bir kıyafet meselesi değil, toplumsal sözleşmemizin, adalet anlayışımızın ve milli birliğimizin temelini sarsan bir sorundur. İktidarın bu konudaki ihmali, sadece kendi tabanına değil, tüm topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu durum, ülkemizin iç dinamiklerini zayıflatmakta, dış güçlerin manipülasyonlarına açık hale getirmekte ve milli güvenliğimizi tehdit etmektedir.

Gizli Operasyonlar: Toplumsal Manipülasyonun Karanlık Yüzü

Bu karmaşık durumun ardında, sadece siyasi ihmaller değil, aynı zamanda daha derin ve gizli operasyonel planların varlığı da göz ardı edilemez. Toplumsal fay hatlarını kaşıyarak, kutuplaşmayı derinleştirerek ve halkı sürekli bir gerilim içinde tutarak, belirli güç odaklarının kendi ajandalarını ilerlettiği şüpheleri giderek artmaktadır. Başörtüsü meselesi, büyük oyunun sadece bir piyonu olabilir. Halkın bilinçli farkındalık kazanması ve bu manipülasyonlara karşı durması, ülkemizin geleceği için hayati önem taşımaktadır.

SADİ ÖZGÜL

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir