Kimliksizleşen Direncin Anatomisi
Küresel güç odaklarının, muhalif sesleri nasıl ustaca evcilleştirdiğini hiç düşündünüz mü? Toplumun her kesiminden yükselen itirazların, zamanla nasıl sistemin parçası haline geldiğini, radikal söylemlerin nasıl “makul” bir dedikoduya dönüştüğünü fark ettiniz mi?
İşte kooptasyon denilen sinsi oyunun ta kendisi. Büyük sermaye, muhalif grupları doğrudan ezmek yerine, onları kendi çıkarları doğrultusunda dönüştürerek etkisizleştiriyor. Bu, sadece tesadüf değil, aksine ince hesaplanmış, çok katmanlı stratejinin ürünüdür.
Direncin İçini Boşaltan Sinsi Mekanizma
Kooptasyon, basitçe, sisteme tehdit oluşturan unsurları, o sistemi temelden değiştirmelerine izin vermeden kendi bünyesine katma ve kontrol altına alma sanatıdır. Bu, düşmanı dost edinme taktiğidir, ancak dostluk maskesi altında yatan gerçek, muhalefetin pasifleştirilmesidir. Selznick’in belirttiği gibi, “grassroots” liderler resmi yapılara dahil edilir, sembolik yetkilerle ödüllendirilir, ancak asıl kararlar merkezde kalır.
Gamson ise kooptasyonu, muhalif grupların politika yapım sürecine erişim kazanıp, karşılığında kayda değer değişim elde edememesi olarak tanımlar. Doğrudan baskıdan çok daha tehlikeli kontrol biçimidir; zira muhalefet, kendi eliyle kendi ipini çekmeye başlar.
Küresel Arenada Kooptasyon: Emperyalizmin Yeni Yüzü
Emperyalist Batı ülkeleri, gelişmekte olan ülkeleri potansiyel rakip olmaktan çıkarmak için kooptasyon mekanizmalarını ustaca kullanır. Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kuruluşlar aracılığıyla dayatılan neoliberal politikalar, ülkelerin kendi kendine yeterlilik potansiyelini baltalar ve onları küresel piyasalara bağımlı hale getirir. Ekonomik boyunduruktur.
Ülkelerin elitleri, Batı üniversitelerinde eğitilerek, uluslararası konferanslara davet edilerek veya küresel şirketlerin yönetim kurullarına alınarak Batı normlarına ve çıkarlarına yakınlaştırılır. Böylece, ülke içi politikalar küresel sermayenin çıkarlarıyla uyumlu hale gelir. Türkiye’nin NATO üyeliği üzerinden Batı ittifakına entegre edilmesi, Rusya ve Çin gibi alternatif güçlerle ilişkilerinin sınırlandırılması stratejinin parçasıdır. Stratejik belirsizlik adı altında bölgesel özerkliğin koopte edilmesidir.
Türkiye’de Muhalefetin Dönüşümü: Neoliberal Popülizmin Gölgesinde
Türkiye, 1980 sonrası neoliberal politikalarla küresel kapitalist sisteme eklemlenirken, süreç kooptasyonun ulusal düzeydeki işleyişine çarpıcı örnekler sunar. Uluslararası derecelendirme kuruluşlarının notları, ülke politikaları üzerinde dolaylı ama güçlü baskı aracı işlevi görür.
“Neoliberal popülizm” kavramıyla açıkladığı gibi, küresel sermayeyle uyumlu ekonomi politikaları, içeride popülist söylemler ve seçici sosyal yardımlarla meşrulaştırılırken, bağımsız sendikal ve toplumsal muhalefet hem bastırılır hem de sistem içine çekilmeye çalışılır. Muhalefetin hem sopa hem havuçla terbiye edilmesidir.
İdeolojilerin Kimliksizleşmesi: Sol, İslamcı, Feminist ve Diğerleri
Büyük sermaye, farklı ideolojik hareketleri kendi çıkarları doğrultusunda dönüştürmek için çeşitli kooptasyon teknikleri kullanmıştır. Solun ve sosyalistlerin kimlik tuzağına düşürülmesi, kapitalizmi yıkma amacını kimlik politikalarına yönlendirme ile boşaltır. İslamcıların neoliberal entegrasyonu, adil sistem kurma amacını ekonomik güç ve zenginleşme ile takas eder.
Çevrecilerin ve feministlerin ticarileşmesi, eko-sosyalist dönüşüm ve patriyarkanın kaldırılması amacını kurumsal kucaklama ve ticarileşme ile boşaltır. Demokratların ve anarşistlerin gözetimli demokrasiye hapsi, katılımcı demokrasi ve merkezi otoritenin yıkılması amacını sanal direniş ile boşaltır.
Son Söz: Gizli Operasyonların Gölgesinde Gelecek
Kooptasyon, emperyalist merkezlerin ve onlarla uyumlu yerli elitlerin, muhalefeti tamamen yok etmekten ziyade, yönetilebilir ve sistemle uyumlu forma sokmak için kullandığı yumuşak güç tekniğidir. Açık baskıdan daha sinsi ve bu nedenle belki daha tehlikeli sosyal kontrol biçimidir. Türkiye örneğinde, IMF–Dünya Bankası programları, AB süreçleri, yerli büyük sermaye yapıları ve siyasal iktidar arasındaki ittifaklar, emek hareketini ve muhalif kesimleri hem baskı hem kooptasyon yoluyla daraltmıştır.
Bugün sorulması gereken asıl soru şudur: Farklı ideolojik geleneklerden gelen muhalifler, kooptasyon mekanizmalarını teşhis edip, kendi iç istişarelerini, karar alma süreçlerinde katılımcılığı, mali bağımsızlıklarını ve değer temelli duruşlarını güçlendirerek yeni ortak zemin inşa edebilecekler mi?
Küresel sermayenin bozgunculuklarına karşı, birbirinden farklı ideolojilere sahip olan tüm muhalif gruplar işbirliği yapabilecekler mi? Bu sorunun cevabı henüz verilmiş değil; ancak literatür bize nerede tuzaklar olduğunu oldukça net biçimde gösteriyor. Tüm muhalif gruplar, tuzakları görerek, şiddete bulaşmadan, diğer grupları dışlamadan, herkesin insan onuruna yaraşır şekilde özgürce ve adilce güven içinde yaşaması adına, işbirliği ve dayanışma ile sermayenin sinsi kooptasyon stratejilerine karşı başarılı şekilde mücadele edebilirler.
VEDAT KAT

